Carino e soffice

Hakikatin Peşinde Koşarken Ayağını Düşünceye Burkan İnsanlık

Hakikatin Peşinde Koşarken Ayağını Düşünceye Burkan İnsanlık

İnsanlık, binlerce yıldır hakikatin peşinde koşuyor. Fakat bu koşu, bitiş çizgisine asla ulaşamayan, sürekli aynı pistte dönen bir maraton gibi. Filozoflar, “hakikati bulacağız” diyerek yola çıktılar; ama çoğu, daha ilk adımda ayağını düşüncenin taşlarına çarpıp yere kapaklandı. Çünkü düşünce, bir yol değil; çoğu zaman insanın ayağına dolanan iptir.

Hakikati aramak insana yüce bir görev gibi sunuldu: “Sorgula, düşün, bil, bul.” Ama gerçekte bu çaba, çoğunlukla insanı daha da körleştirdi. Hakikatin kendisini değil, hakikate dair kavramların gölgesini gördü. Böylece insanlık, düşünceyle ayağını burkarak hep aynı noktaya geri döndü: hiçliğin eşiğine.

Belki de asıl trajedi burada yatıyor. Hakikati bulma hevesi, insanın kendi üzerine inşa ettiği en büyük illüzyon. Ve bu illüzyon, hakikati açığa çıkarmaktan çok, onu sislerin arasında kaybolmuş bir hayale dönüştürüyor. İnsanlık koşmaya devam ediyor, ama hakikatin ipi hâlâ görünmüyor.

Hakikatin Peşinde İnsan

İnsanlık tarihi boyunca filozofların en büyük iddiası, hakikati bulmak oldu. Kimisi onu göklerde aradı, kimisi yerin en dibinde. Kimisi tanrının nefesinde, kimisi atomun titreşiminde gördü. Ancak ortak noktaları şuydu: hiçbiri durmadı, hepsi koştu. Ne var ki bu koşu, bir yere varmaktan çok, aynı dairede dönüp durmaktan ibaretti.

Hakikati bulduğunu iddia edenler bile aslında kendi bakış açısının sınırlarını aşamadı. Platon’un mağara alegorisinden Nietzsche’nin tanrıya meydan okumasına kadar, tüm bu çabalar insanın kendisini kandırma biçimleri olarak kaldı. Çünkü hakikat bir kapıysa, filozofların her biri o kapının anahtarını cebinde taşıdığını sandı. Fakat gerçekte o kapı hiçbir yerde değildi.

Bugün de durum farklı değil. Modern çağın akademik filozofları ya da popüler düşünce simsarları hâlâ aynı maratonu koşuyor. Fark sadece ayakkabılarda: eskiden sandalet vardı, şimdi pahalı markaların logoları. Koşunun kendisi mi? O hâlâ aynı yerde: hakikate ulaşamadan, düşünceye tökezleyerek yere kapanmak.

Ayağa Dolaşan Kavramlar

Hakikat peşinde koşarken insanlığın ayağına takılan en büyük engellerden biri, bizzat kullandığı kavramlardır. “Varlık”, “öz”, “hakikat”, “anlam”… Bu kelimeler birer yol işareti gibi görünür, ama gerçekte zihni labirente hapseden tuzaklara dönüşür. İnsan kavramlara sarıldıkça, onların içine düşer ve çıkış yolunu kaybeder.

Filozofların en büyük marifeti de tam burada başlar: Kavramları süslemek, büyütmek, parlatmak. Fakat parıltının ardında çoğu kez boşluk vardır. “Öz” derler, ama kimsenin tutamadığı bir gölgeyi işaret ederler. “Hakikat” derler, ama ellerinde sadece kelime oyunu kalır. İnsanlık bu kavramlarla boğuşurken, aslında kendi ayağını zincirler ve adım atamaz hale gelir.

Bugün modern dilde de aynı oyunu görüyoruz. Bilim, psikoloji, sosyoloji… Hepsi yeni kavramlar üretip eski tuzakları yeniden kuruyor. “Bilinçaltı”, “özgür irade”, “sosyal hakikat” gibi kavramlar, felsefenin eski dostlarıyla aynı kaderi paylaşır: çok konuşulur, az anlaşılır ve sonunda insanı düşüncenin karanlık çukuruna iter.

Düşünceyle Burkulan Zihin

Düşünce, insana yol gösterecek bir ışık gibi görülür. Ancak çoğu zaman bu ışık göz kamaştırır, önünü görmek yerine kör eder. İnsan fazla düşündükçe varoluşun basit hakikatlerinden uzaklaşır; günlük hayatın sıcaklığı yerini soğuk ve soyut bir hesaplaşmaya bırakır. Hakikatin peşinde koşarken ayağına dolanan kavramlar yetmezmiş gibi, zihin de kendi içinde düğümlenir.

Felsefenin en eski yanılsamalarından biri, düşüncenin sınırsızca üretken olduğuna inanmasıdır. Oysa düşünce, yanlış yere yönlendirildiğinde insana kendi sınırlarını hatırlatır. Sonsuzca sorgulayan zihin, bir süre sonra kendini tüketir ve anlamsızlık bataklığına saplanır. Bu bataklıkta hakikati aramak, karanlıkta pusula aramaya benzer: yön yoktur, sadece dönüp duran adımlar vardır.

Modern çağda bu durum daha da belirginleşmiştir. Akademik makaleler, sonsuz dipnotlar ve tartışmalar, gerçeğe yaklaşmaktan çok onu uzaklaştırır. İnsan düşünceye yaslandıkça daha çok bükülür, burkulur, sonunda kırılır. Ve işte burada, hakikatin değil ama hakikate duyulan açlığın insana en büyük zararı verdiği ortaya çıkar.

Hakikatin İmkânsızlığı

Hakikati aramak, insana verilmiş en eski ödevdir. Ancak bu ödevin cevabı asla teslim edilmemiştir. Çünkü hakikat, ulaşılacak bir hedef değil, sonsuza kadar kovalayacağımız bir hayaldir. Filozoflar yüzyıllar boyunca bu hayalin peşinden koştu; kimisi tanrıya sığındı, kimisi akla, kimisi bilime. Fakat her yol, en sonunda aynı duvara çarptı: hakikatin erişilmezliği.

Platon’un idealar dünyası, Aristoteles’in mantık ağları, Kant’ın saf aklı ya da Nietzsche’nin nihilizmi… Hepsi birer denemeydi. Bir anahtar salladılar; ama bu anahtar hiçbir kapıyı açmadı. Çünkü ortada kapı yoktu. İnsanlık, var olmayan bir kapının önünde anahtar çevirir gibi yaptı ve o hareketin çıkardığı tıkırtıya “bilgelik” adını verdi.

Bugün modern felsefe ve bilim de farklı değil. Kozmosun derinliklerinde parçacık avına çıkan fizikçilerden, insan ruhunu laboratuvarda çözmeye çalışan psikologlara kadar herkes aynı yanılsamanın içinde. Hakikat yok değil belki, ama insanın ona ulaşma kapasitesi yok. Bu yüzden hakikat, insan zihni için imkânsızdır: hep peşinde koşulan ama asla yakalanamayan bir gölge.

Exit mobile version